İslamlar Köyü

İslamlar Köyü, saat başı farklı renge bürünen uçsuz bucaksız manzarası, bereketli toprakları, zaman zaman yükselen sis ve ani düşen kısa süreli yağmuruyla Akdeniz’de yayla deneyimi yaşatıyor.

Islamlar Köyü’nü duydunuz mu? Veya eski Rumca adıyla Bodamya’yı? Aldığım cevaplar genellikle ‘hayır’ oluyor ve ne tuhaf ki dünyada lüks villa turizminin önemli adreslerinden kabul edilen îslamlar’ı yabancılar bizden iyi biliyor. Hatta buraya gelenlerin yüzde sekseni Ingiliz, geri kalanların pasaportu ise beş kıtaya yayılıyor. Çam, sedir ve yüzyıllık ardıçların çevrelediği orman yolu üzerinde 600 metre rakımda bulunan îslamlar, Kaş’a bağlı bir dağ köyü. Beş bin yıldır yaşamın hiç kesilmediği bir yer. Likya ve Romalılar zamanında sahildeki antik kentlerin su ihtiyacı buradaki kaynaklardan karşılanıyormuş. Bodamya’nın Rumca’daki anlamı da ‘nehirler’ demek zaten. Kafanızı çevirdiğiniz her yerde ya bir kaya mezarıyla ya da tarihi bir çeşmeyle karşılaşıyorsunuz. Buz gibi dereleri ve yemyeşil ormanlarıyla yaz sıcağından kaçanların sığındığı bir Akdeniz yaylası aynı zamanda.

Özellikle temmuz, ağustos ve eylülde Antalya kıyıları kavrulurken buranın bol oksijenli tertemiz havası ve yüzde sıfır nem oranıyla tüm günü bunalmadan geçirip akşamları ince bir şala bile ihtiyaç duyabiliyorsunuz. Rivayete göre bölgeye yerleşip sonradan Müslümanlığı kabul eden İslam Bey’in ardından ‘islamlar Köyü’ diye anılmaya başlamış ama yerli halk hala Bodamya diyor. Bölgenin tarihinden bahsederken “Kahvemizi içtiğimiz şu masa bile 650 yıllık bir sedir” diyor misafiri olduğum Villa Mira’nın sahibi Osman Utaş, “Düşünün ki bu ağaç dikildiğinde İstanbul daha BizanslIların elindeydi”. Duyuyorum ama cevap veremiyorum zira gördüğüm manzara karşısında sersemlemiş durumdayım. Hani “tüm şehir ayaklarınızın altında” derler ya, bu tabir kifayetsiz kalıyor. Denizin gökyüzüyle kesiştiği belli belirsiz ufuk çizgisi sanki uzay boşluğuna uzanıyor; Kalkan koyu, Patara Antik Kenti ve Sıçan adaları ise yan yana dizilmiş sizi selamlıyor.

‘Deniz, kum, güneş’ triosunun pabucunu dama atan doğaya dönüş trendi, lezzet ve kültür seyahatleri, açık hava sporları, yerli halkla iç içe yaşamak, otelden ziyade evde konaklamak gibi tatil beklentilerinin hepsi doğrudan tslamlar’ı işaret ediyor.

Zira buradaki hayatı gözlemlemekle kalmayıp ken dinizi bir anda içinde buluveriyorsunuz. Köy adetleri devam ettiği için pek çok şey imece usulü yapılıyor. Mesela eylül gibi üzümler ve narlar toplanıyor, nar ekşisi ve pekmez kaynatılıyor. Hemen ardından zeytin hasadı geliyor ve yine beraberce toplanıp salamura ediliyor. Zeytin, susam ve buğday Rumlardan kalma 200 yıllık taş değirmenlerde öğütülüyor. Sızma zeytinyağının bir üst kalitesi olan ‘kaşık yağı’ ayrıldıktan sonra geri kalanıyla sabun ve deterjan yapılıyor ve günün sonunda emeğinizin karşılığı payınıza düşenle evinize dönüyorsunuz. Tabiatın bu köye cömertliği karşısında ağzı açık kalıyor insanın. Kaldığım evin bahçesinde vişneden şeftaliye, avokadodan kiviye tam 11 farklı cins meyve ağacı saydım örneğin. Benzer şekilde faunası da baykuştan sincaba uzanıyor.

Dünyanın önemli ‘uzun yürüyüş’ parkurlarından kabul edilen 540 kilometrelik tarihi Likya Yolu’nu Fethiye’den Antalya’ya uzanıyorkeşfedip 1999’da turizme kazandıran Ingiliz seyyah Kate Clow gibi Islamlar’ın yıldızım parlatan da yine Ingilizler. Sadece köy içinde 25 yabancı yaşıyor, Kaş ve Kalkan’ı siz düşünün. Likya Yolu’nu arşınlamak için yurt dışından gelen eş dost îslamlar’da konaklayacak adres sormaya başlayınca villa turizmi fikri doğuyor. Geniş bahçeli, havuzlu ve jakuzili villaların sayısı bugün 200’e ulaşmış durumda. Bu villalar Simpson Travel ve Vintage gibi kişiye özel ayrıcalıklı tatiller tasarlayan uluslararası butik acentalar tarafından dünyaya pazarlanıyor. Bense The Independent’a tam sayfa haber olmuş, Osman ve İlkay Utaş çiftine ait Villa Lidya’da konaklıyorum.

Osman Utaş’ın 30 yıl evvel gelip aşık olduğu Patara için İstanbul’u tamamen terk etmesi 2002’yi bulmuş. Kendi deyimiyle ‘dağ insanı’ olduğu için de Patara plajına 10

Villa Lidya ve ikizi Villa Meryem yüksek sezonda en az yedi günlüğüne kiralanabiliyor. Haziran sonuna kadar 4 bin lira olan haftalık kiralar temmuz itibariyle 6 bin 900 liraya yükselecek.

Kendi oturdukları Villa Mira, geçen yıl tamamlanan Villa Lidya ve Villa Meryem’in inşaatını Osman Utaş gerçekleştirmiş. “Burası fay hattı” diyor Utaş, “Yapımında başında durmadığım bir binaya ne kendim girerim ne de başkalarını sokarım”. Projeyi mimar Turan Tektürk çizmiş, iç dekorasyonunu ise eşi İlkay Utaş üstlenmiş. Sadece yerel malzemelerin kullanıldığı villalar doğal taş ve sedir ağacından tasarlanmış. Tavan

Dörder odasıyla sekiz kişilik gruplar ağırlayabilen iki katlı villaların tanesi 300 bin dolara mal olmuş çünkü otantik bir atmosfer yaratmak için mutfak zemininde bile el yapımı Rum seramikleri kullanılmış. Salon ve yemek odasının sakin tonlarına karşın mutfak, banyo ve odalarda pembe, bordo, mavi, mürdüm gibi iddialı renkler tercih edilmiş. Villalarda 200 yıllık antika kapılardan yapılan gardırop da var, oyun konsolu da… Utaşların, Ilyada ve Odysseia destanından çağdaş edebiyata uzanan zengin kütüphaneleri ise bu tatilin bonusu.

Villa Lidya’da elinizi neye atsanız sanki doğaya dokunuyorsunuz. Mesela banyodaki bittim şampuanı, zeytinyağlı kalıp sabun, aromatik bitkilerden üretilen saç bakım yağı ve organik diş macunu ilk göze çarpanlar. Aynı natürellik keten perdelerde, yüzde yüz pamuk nevresim takımları ve organik havlularda devam ediyor. Şifalı diye yurtdışmdan insanların içmeye geldiği kaynak suyu sizin musluğunuzdan akıyor. Nefes kesen manzaraya sahip terastaki ‘infinity’ havuz da PH seviyesi 11 olan bu suyuyla dolduruluyor ve hiçbir kimyasal kullanılmadan sadece kaya tuzuyla hijyen sağlanıyor. Bir an kendimi şeker dükkanına girmiş çocuk gibi hissediyorum. Hızlıca havuza mı atlasam? Şezlongda güneşin keyfini mi çıkarsam? Ya da locanın yumuşak minderlerine mi gömülsem bilemiyorum. Ama öncesinde Utaş ailesiyle kahvaltı randevumuz var.

Tuzsuz taze lorun üzerinden yavaş yavaş akan koyu kıvamlı dut reçeli (tabii ki bahçeden), çifte kavrulmuş susamdan yapıldığı için damakta çikolata etkisi yaratan tahin ve üzüm pekmezi, biraz evvel koparılıp döküm ızgarada izlenen çıtır biberler, aromatik otlar, ev yapımı çavdar ekmeği, beş çeşit zeytin, elbette pembe domates ve komşu evin kümesinden gelen yumurtalarla masamız tam bir renk cümbüşü. Dik yamaçları sebebiyle keçi yetiştiriciliğinin revaçta olduğu köyde peynir, yoğurt, tereyağı, kaymak ne varsa hepsi keçi sütünden yapılıyor. Katkısız gerçek köy peynirinin ne demek olduğunu burada anlıyorum; aroması zengin, tadı ise oldukça kuvvetli. Hemen köy pazarlarını soruyorum dönmeden bir şeyler almak için. “Haftanın altı günü semt pazarı kuruluyor ama biz pek alış verişe inmiyoruz” diyor Osman Bey. Çünkü burada sistem şöyle işliyor: Siz fazla gelen elmayı kasalarla eşin dostun kapısına bırakıyorsunuz; onlar artan keçi sütünü bidonla size gönderiyor; kapı çalıyor bir tepsi sıcak börek geliyor ve hayat tslamlar’da böyle akıp gidiyor…

İkinci günle beraber köyün sessizliğine ve doğanın sesine öyle bir alışıyorsunuz ki kuş türlerini ayırt etmeye başlıyor kulağınız. Dingin adımlarla çimlerin üzerinde ilerleyen kaplumbağayı izlerken adeta onun ritmine kapılıp zamanda kayboluyor insan.

İşte tam da bu noktada Internet’ten okuduğum yorumlarda turistlerin neden villadan dışarı adım atmak istemediğini anlıyorum, incecik kumuyla meşhur upuzun Patara sahili, Kaputaş Plajı, Kalkan Koyu gibi ‘görülecekler’ listesini hızlıca tamamlayıp güneşi evin balkonundan batırmak geçiyor içinizden. Zaten çıkmanıza da çok gerek yok zira ihtiyaçlarınızı listeleyip Osman Bey’den şoför göndermesini rica etmeniz yeterli. Eğer yerel lezzetleri denemek isterseniz köylü kadınlar evlerinde sizin için pişiriyor.

Ayran aşından sarmaya, güveçte etli nohuttan köy ekmeğine kadar pek çok yemeği neredeyse maliyet fiyatına villanıza kadar gönderiyorlar. Siz yine de eski köy meydanındaki tarihi çay bahçesine uğramayı, bakkalla berberle sohbet edip seyahat tüyoları almayı ihmal etmeyin. Nehir kenarındaki köy restoranlarından birinde alabalık keyfi yapmak da îslamlar’ın olmazsa olmazı. Tüm kontrolü doğaya bıraktığım üç günün ardından İstanbul’a dönerken her şeyden evvel kendini ‘iyileşmiş’ hissediyorum.
İslamlar Köyü_3.jpgİslamlar Köyü_13.jpgİslamlar Köyü_11.jpgİslamlar Köyü_5.jpgİslamlar Köyü_26.jpgİslamlar Köyü_18.jpgİslamlar Köyü_17.jpgİslamlar Köyü_19.jpgİslamlar Köyü_25.jpg

Yorum Yaz

Your email address will not be published.

*