İda Costa Hotel

Tanrıların Evinde

Kaz Dağları’nın Ege’ye açılan kıyısını mesken edinen Ida Costa, tatil ezberini bozuyor. Vaadi huzur, inziva ve zihin dinginliği.

Resepsiyondan bahçeye adımımı atar atmaz 350 yaşında, cüsseli bir zeytin ağacı karşılıyor. Basamaklardan inip denize doğru ilerlerken burnuma gelen çiçek kokularını ve aromaları içime çekip tanımlamaya çalışsam da kafam karışıyor. Bir tarafımda somon rengi Hollanda gülleri, mor salkımlar, süs erikleri uzanırken diğer yanda lavantalar, tarçın ağaçları ve Bodrum papatyaları sıralanmış. Kumkuat, mandalina ve limondan oluşan narenciye köşesi de eklenince bir botanik bahçede dolaşıyor hissine kapılıyorum. Liladan fosforlu turuncuya, narçiçeğinden sarıya uzanan irili ufaklı çiçekler de cabası. ‘Yeşilin bin bir tonu’ klişesinden imtina etsem de kullanmadan geçemeyeceğim zira dokuz dönümlük araziyi kale duvarı gibi çevreleyen limon serviler sadece bunların budanıp şekil verilmesi için 10 kişilik ekip bir hafta çalışıyor, zakkumlar, bambular, yüz yıllık zeytinler, oya ağaçları ve fıstık yeşili İngiliz çimeni Pantone kataloğundan farksız. Hızlıca kendimi denize atmayı planlarken dayanamayıp yumuşacık çimlerde çıplak ayak dolanmaya başlayınca halimden anlamış olsalar gerek “Kahvenizi buraya servis edelim isterseniz” diyorlar gülümseyerek sonradan fark ediyorum ki bu duruma alışıklar zira otele gelen herkes denizden önce ‘kara sefası’ yapıyor. Havlumu yeşilliklerin üzerine serip negatif enerjimi toprağa verirken üç günlük huzur kürüm başlıyor.

Assos, Kozlu Köyü Altı Mevkiinde bulunan İda Costa Hotel geçen yıl olduğu gibi 2016’da da Tripadvisor’dan

Assos’taki dokuz dönümlük araziye serpiştirilmiş odaları, kütüphanesi, iskelesi ve taş patikalarıyla İda Costa kendi içinde bir köy gibi.

‘Mükemmellik Sertifikası’ aldı. Benzer şekilde Booking.com geribildirimleri de ödül getirdi. Bunca yorumun ortak kümesi ise muhteşem doğa ve ev samimiyeti. Homeros’un destanlarına bolca konu olan, Antik Yunan efsanelerine göre Zeus’un doğduğu yer kabul edilen Kaz Dağları, mitoslarda ‘tanrıların mekanı’ ve ‘yeryüzündeki cennet’ diye anılıyor. Bu dağların mitolojik ismi ‘1da’ ile sahil şeridi anlamına gelen ‘Costa’nın

Huzur kadar mahremiyetin de ön planda tutulduğu İda Costa gazeteci, yazar ve tiyatrocuların tercihi sonra 7/24 işin başında durdukları için mutlaka karşılaşacaksınız buranın huzur veren dinginliğinin ve sıcaklığının sebebini anlıyor insan. Çünkü onlar otele ev, personele aile, misafirlere de kadim birer dost gibi davranıyorlar.

Olcay Ailesinin 1980’lerin başında, Türkbükü’nde henüz birkaç pansiyon varken başlayan ‘Bodrum köyü’ sevdası 2002’de turizm istilasıyla son bulmuş ve evlerini satıp 1stanbul’a geri dönmek zorunda kalmışlar. Son halini görmemek için bir daha da Bodrum’un yakınından geçmemişler. Assos’a yaptıkları bir seyahat sırasında keşfettikleri bu bakir koyu Türkbükü’nün eski haline benzetip aşık olmuşlar ve bir arsa arayışına gir birleşmesinden adını alan otelin gerçekten de sırtı dağlara önü ise ufukta Midilli Adası’nın silue tinin göründüğü Ege sularına bakıyor. Zaten hemen uyarıyorlar “Fazla oksijenden başınız ağrıyabilir” diye. Hani bazı keşfettiğiniz yerleri kendinize saklamak istersiniz ya bozulmasın diye işte 1da Costa da insanda böyle bir his uyandırıyor. Yani dört yıl önce açılan otelden henüz haberdar oluyorsanız sebebi tam da bu. Otel sahipleri Uğur ve Hülya Olcay çiftiyle tanıştıktan Odalarda kullanılan masif İsveç meşesi, meranti, çam ve iroko ağaçları içeri girdiğinizde tütsüyü anımsatan hoş bi koku yayıyor. mişler. Arkeolojik sit alanı ve turizm bölgesi olması sebebiyle konuta izin verilmediğinden bir anlamda ‘mecburen’ otelci olduklarını anlatıyor Kimya Mühendisi Uğur Olcay. Ufak bir yer olur, eş dost gelir diye kolları sıvamışlar. Kendi evlerini inşa ediyormuşçasına seçtikleri doğal ve kaliteli malzemeler, yurtdışından getirtilen bitkiler, yeraltı tünellerine gizlenen arıtma, sulama ve ısıtma sistemleri derken maliyetler de katlanınca profesyonel bir işletmeye çevirmek elzem olmuş. Çıkış noktası Türbükü’ndeki ev olan İda Costa, taş patikaları, bahçeye yayılan oturma grupları, kütüphanesi, çalışma odası, ve etrafa serpiştirilmiş gibi duran 21 odasıyla hala mesken ruhunu koruyor.

Otelin mimarisini anlatırken İsviçre’nin bir köyündeki çeşmeden, Karadağ’daki eski bir taş evden, Güney İtalya’da pencerelerinden sardunyalar sarkan minik bir kasabadan örnekler veriyor Uğur Olcay ve ben de bunca detayı nasıl hatırladığını merak ediyorum. Meğerse Olcay çiftinin en büyük tutkusu arabayla seyahat etmekmiş. İskandinavya, Portekiz ve İspanya hariç tüm Avrupa’yı ve Türkiye’nin hemen hepsini gezmişler. Daha ilginci ise Hülya Hanım’ın not alma alışkanlığı. Yolculuğun başladığı saatten kaçıncı kilometrede benzin aldıklarına, konakladıkları yerlere verdiği puanlardan yemeğe ödedikleri paraya kadar her şeyi kayıt altına almış. Bir anlamda kendi Michelin rehberini yazmış desek yanlış olmaz. Dolayısıyla bu kıymetli arşivi karıştırıp yarattıkları İda Costa’da müşteri memnuniyetinin bu denli yüksek olmasına şaşmamak lazım.

Projesini Mimar ve Tasarımcı Aysun Battalgazi Pamir’in, peyzajını ise İzmir’den Nesil Peyzaj’ın gerçekleştirdiği İda Costa’da her şey doğa dostu ve birbiriyle öyle bir ahenk içerisindeki pek çok detay gözden kaçabiliyor. Mesela büyüklükleri 30 ile 50 metrekare arasında değişen odaların tavan yüksekliği 3,30 metre. Bu da üç kat çıkabilecekken iki katla sınırlandırılmış ferah odalar demek. Yerler masif İsveç meşesi, kapılar ‘ağacın çeliği’ kabul edilen meranti, balkonlar çam, iskele ve pergolalar ise Afrika menşeli iroko ağacından. Bunu boşuna söylediğimi sanmayın; odaya adımınızı attığınızda tütsü gibi hoş bir ahşap kokusu sarıyor etrafınızı. Dekorasyonda göz yormayan uçuk pastel tonlar kullanılmış. Otelin logosundaki zeytin dalının devamı gibi her yerde bu sarımsı yeşil devam ediyor. Tabii böyle bir fonda Assos’un mavisi ve yeşili tam anlamıyla patlıyor.

Otele adım attığımda ‘üç gün burada sıkılırım’ diye içimden geçirmedim desem yalan olur. Ama buranın o kadar tuhaf bir atmosferi var ki öncelikle elinizdeki cep telefonunu fırlatıp atmak istiyorsunuz. Bir yandan koyu sohbetlere dalıp bir süre sonra kendinizi sonsuzluğa açılıyormuş hissi veren iskelenin ucunda Midilli’yi seyrederken buluyorsunuz. Havuza mı girsem, açık havada masaj mı yaptırsam, çimde uzanıp kitap mı okusam derken bir bakıyorsunuz gün batmış ki Ege’nin serin suyu dururken bunlar aklınıza bile gelmiyor. Tam da bu sebeple kitabını veya senaryosunu tamamlamak için haftalarca otele kapanan yazarlar veya yeni oyununun tekstini ezberlemeye gelen tiyatrocular sıklıkla Olcay çiftinin kapısını çalıyor. Yani burada huzur kadar mahremiyet de başrolde.

Civar köylerden toplanan otlar, soğuk sızma zeytinyağı, taş fırınden çıkan sıcacık ekmekler ve tabii ki Babakale kalamarı sofralardan eksik olmuyor.

Yarım pansiyon sistemi uygulanan otelde her akşam servis edilen 10 kalemlik set menüde hünerlerini ve yaratıcılığını sergileyen Şef Ramazan Sürel tam bir ot sihirbazı. Radika, turp otu, şevketi bostan, su fasulyesi, madımak ve adını dahi duymadığım Ege otları, yağına bindirilerek pişirilmiş zeytinyağlılar ve tabii ki meşhur Babakale kalamarı eksik olmuyor sofradan. Bahçe tipi taş fırının tüm odaların açıldığı alana konumlandırılması ise kasten yapılmış hissi uyandırıyor zira sabah burnunuza gelen köy ekmeğinin kokusuna karşı koymak pek de mümkün değil. ‘Kalk’ emri verilmiş gibi yataktan fırlatıyor adamı. Kahvaltı sofrasındaki peynir, zeytin ve reçel çeşitlerini saymayacağım ama Uğur Bey’in favori üçlüsü gerçekten mükemmel: Sıcak ekmeği erken hasat zeytinyağına banıp, üzerine güneşte kurutulmuş domates salçası ve taze lor peyniri sürerek mutlak lezzete ulaşabilirsiniz. Taş fırında pişirilen oğlak ve güveçten denemeyi de ihmal etmeyin.

Bu arada hatırlatayım 1da Costa, Behramkale merkeze ve Kadırga Koyuna yedişer kilometre uzaklıkta. Yani Athena Tapınağından Antik tiyatroya tarihin izini sürebilir veya Adatepe ve Sarıkız gibi civar köylerde rehberli trekking turlarına çıkabilirsiniz. Otel kapısında sizi bekleyen bisikletlerden birini alıp kendi rotanızı çizmek de bir diğer opsiyon tabii yattığınız şezlongdan doğrulabilirseniz. 12 yaş altı çocuk kabul edilmeyen Ida Costa’nın 21 odası dağ, deniz ve bahçe manzaralı olarak üçe ayrılıyor. İki kişilik yarım pansiyon ücreti ise gecelik 900 liradan başlıyor. 12 ay açık olan otelde kışın şömine karşısında kitap okumak için gelen sabit müşterisi bile var. Her şey bir yana, sabah uyanıp ustasıyla sebze haline giden, yeri geldiğinde çimleri sulayıp telefonları cevaplayan, mesaisi biten personeli tek tek evine bırakan Uğur Olcay’ın otelcilik hikayesini bir de onun nüktedan üslubundan dinlemek için bile uğramaya değer. O

www.idacosta.com

Lavantadan narenciye köşesine, tarçın ağcından İngiliz çimine kadar dünyanın farklı yerlerinden getirtilen bitkilerle İda Costa botanik bahçeden farksız.

İda Costa Hotel_2.jpgİda Costa Hotel_6.jpgİda Costa Hotel_3.jpgİda Costa Hotel_1.jpgİda Costa Hotel_5.jpgİda Costa Hotel_4.jpgİda Costa Hotel_0.jpgİda Costa Hotel_7.jpg

Yorum Yaz

Your email address will not be published.

*